Otuzüç Kurşun


Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı 
Sırtı alaçakır 
karnı sütbeyat 
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı 
Yüreği ağzında öyle zavallı 
Tövbeye getirir insannı 
Tenhaydı, tenhaydı vakitler 
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı 

Baktı otuzüçten bire 
Karnında açlığın ağır boşluğu 
Saç, sakal bir karış 
Yakasında bit, 
Baktı kolları vurulu, 
Cehennem yürekli bir yiğit, 
bir garip tavşana, 
Bir gerilere. 

Düştü nazlı filintası aklına, 
Yastığı altında küsmüş. 
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay 
Perçemi mavi boncuklu, 
alnında akıtma 
Üç topuğu ak, 
Ekşini hovarda, kıvrak, 
Doru, seglavi kısrağı. 
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde! 

Şimdi, böye çaresiz ve bağlı, 
Böyle arkasında bir soğuk namlu 
Bulunmayaydı, 
Sığınabilirdi yüceltilere... 
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir, 
Evvel allah bu eller utandırmaz adamı, 
Yanan cıgaranın külünü, 
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
Engereğin dilini, 
İlk atımda uçuran 
Usta elleri... 

Bu gözler, bir kere bile faka basmadı 
Çığ bekleyen bogazların kıyametini 
Karlı, yumuşacık hıyanetini 
Uçurumların, 
Önceden bilen gözleri... 
Çaresiz 
Vurulacaktı, 
Buyruk kesindi, 
Gayrı gözlerini kör sürüngenler 
Yüreğini leş kuşları yesindi...