ÖYKÜ 1.SAYFA 

Diğer Öykü sayfaları için Buraya Tıklayın   

        Duygu dünyanızdan damıtılmış anlatılara, öykülere burada yer vermek isterseniz. Bana bir e-mail atmanız yeterli    .

Öykünün Adı

Yazarı

Unutulan

Oğuz ATAY

Bir Adam Bir iç Adam Bir de Dilsiz bir Kadın

Murat Yavuz AKBAY

Kadın

Murat Yavuz AKBAY

 

                                                   U N U T U L A N

"Ben tavan arasındayım sevgilim!" diye bağırdı delikten aşağı doğru. "Eski kitaplar bugünlerde çok para ediyor. Bir bakmak istiyorum onlara." Son sözlerimi duydu mu?"Orası çok karanlıktır; dur, sana bir fener vereyim." İyi. Durgun bir gün. Bütün hayatim boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana. Gülümsediğimi gösteren bir ayna olsaydı; biraz da ışık. "Bir yerini kırarsın karanlıkta." Delikten yukarı doğru bir el feneri uzandı. Fenerli elin ucundaki ışık, rasgele, önemsiz bir köseyi aydınlattı; bu eli okşadı. El kayboldu. Ne düşünüyor acaba? Gülümsedi: Gene mi düşünüyor?
Yıllardır bu tozlu, örümcekli karanlığa çıkmamıştı. Işığı gören bazı böcekler kaçıştılar. Korktu; fakat, yararlı olacağını düşünmek kuvvetlendirdi onu. Belki de hiçbir şey söylemeden başarmalıyım bu isi. Benden bir karşılık beklemiyor. Ona yardim etmek mi bu? Bilmiyorum, bazen karıştırıyorum; özellikle başımda uğultular olduğu zamanlar. Onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim. Bana belli etmemeye çalışarak izliyor beni. Çekiniyor. Acele etmeliyim öyleyse. Feneri yakın bir yere tuttu; annesiyle babasının resimleri. Aralarında eski bir ayakkabı torbası, kırık birkaç lamba. Neden hiç sevmediler birbirlerini? Ölecekler diye öylesine korkmuştum ki. Torbayı karıştırdı. Tuvaletle gittiğim ilk baloda giymiştim bunları. Her gece biriyle dışarı çıkardım, dans etmek için. Aman Allahım! Nasıl yapmışım bunu? Ellerinin tozunu elbisenin üstüne sildi. Mor ayakkabılarına baktı: Buruşmuşlar, küflenmişler. Sol ayağına giydi birini: Ölçülerim hiç değişmemiş. Utandı; gene de çıkaramadı ayağından. Topallayarak bir iki adim attı. Sonra resimlere yaklaştı, diz çöktü, yanyana getirdi onları. Dirseğiyle tozlarını sildi biraz. Beni de kendilerini de anlamadılar. Ne kadar ağlamıştım. Aşağıda onlara bir yer bulabilir miyim? Koridorda, sandık odasında… saçmalıyorum. Onları unutmadım, onları unutmadım. babasının yüzünde gururlu bir somurtkanlık vardı. Aynı duvara asamam onları. Evin düzenini hızla gözünün önünden geçirdi. Yanyana olmak istemezlerdi; mezarda bile. Resimlerden birini aldı; feneri yere bırakmıştı, hangi resmi aldığını bilemedi. Yüksekçe bir yere koydu onu. Biraz telaşlanmıştı; dizini bir tahtaya çarptı. Sendeledi, yere düştü; hafif bir düşüş. Kalkmaya cesaret edemedi; emekleyerek fenerin yanına gitti. Bir torba daha. Boşalttı: eski fotoğraflar! Amacından uzaklaşıyordu. Bana baskı yaptığını düşünmemeliyim. Yüzüne karşı söylesem bile, içimden geçirmemeliyim bunu. Aceleyle resimleri yere yaydı, el fenerini dolaştırdı tozlu karartılar üzerinde. Başka bir eve çıkmış olabilirdim, bir daha hiç görmeyeceğim birine bırakmış olabilirdim bütün bunları. Resimleri karıştırdı: Ne kadar çok resim çektirmişim yarabbi! Çoğu da iyi çıkmamış. Gülümsedi: O zamanlar ne kadar uzunmuş etekler. Çirkin bir uzunluk. Duruşlar da gülünç. Kim bilir hangi filmden? Arkamı dönüp yürüyormuş gibi yapmışım da birden başımı çevirmişim. Kime bakmışım acaba? Ayni elbiseyle bir resim daha. Yanımda biri var. Resim çok tozlanmıştı. Tozlu da olsa tanıyor insan kendini. Parmağını ıslattı diliyle; tozlar önce çamur oldu, sonra… İlk kocasının gülümseyen yüzünü gördü parmağının ucunda. Aman yarabbi! bir zamanlar evliydim ben de… sonra gene evliydim. İnsan bir günde varamıyor bir yere, ne yapalım? Nereye? Tanımlayamadığım, bir ad veremediğim duygular yüzünden ne kadar üzülmüştük. Eğildi, bir avuç resim aldı yerden: Bu resim çekilmeden önce, Nasıl hiç yoktan bir mesele çıkarmıştım, sonra da yürüyüp gitmiştim. Sonra ne olmuştu? Sonra… buradasın ya… bu evde. Demek sonra hiçbir şey olmadı onunla ilgili. Ne kötü, ne de iyi bir şey: demek ki hiçbir şey. Ama bunu hissetmedim; geçişler öyle sezdirmeden oldu ki… Hayır, düşüncelerin karıştı; basit anlamıyla sözlerin… Bununla ne ilgisi var? Fakat ben… ondan kaçarken Nasıl oldu da birden başımı çevirip bu resmi çektirdim? Hep böyle mi durdum resimlerde? Yüksekçe bir yere oturdu, başını ellerinin arasına alıp düşünmeğe başladı. Onun da yüzü kim bilir nasıldı? Herhalde ben suçluyum; resim çekilirken değil... belki o sırada haklıydım, muhakkak haklıydım. Çok daha önce... çok daha önce.

Bir an önce kitaplara ulaşmak istedi, geriye doğru bu sonsuz yolculuk bitsin istedi. Eski balo ayakkabısını ayağından çıkarmaya çalıştı. Sonra, arkası kapalı yumuşak terliklerini bulamadı bir türlü. Sendeleyerek el fenerine doğru yürüdü. İlerideki köşede olmalıydı kitap sandığı. Fakat orada, kitap sandığına benzemeyen karanlık çıkıntılar vardı. Feneri, bu garip yığına doğru tuttu. Korkuyla geri çekildi: Biri vardı orda, oturan biri. Feneri alıp bütün gücüyle deliğe kaçmak istedi, kımıldayamadı. Korkusuna rağmen fenerle birlikte, ona yaklaştı. Ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca. Yoksa çoktan kaybolup gitmişti. Feneri onun yüzüne tuttu: Aman Allahım! Eski sevgilisi yatıyordu yerde. Tozlanmış, örümcek bağlamış; tavan arasındaki her şey gibi. Kitap sandığına ve resim tahtalarına örümcek ağlarıyla tutturulmuş eski bir heykel gibi. Sağ kolu bir masanın kenarına dayalı; parmakları
kalem tutar gibi aşağı kıvrılmış, boşlukta. Dizleri titredi, dişleri birbirine çarptı, ayağının altından kayıp gitti döşeme; kayarken de ayağına çarpan resim masası devrildi. Kol gene boşlukta kaldı: Örümcek ağlarıyla tavana tutturulmuştu. Bu eliyle ne yapmak istedi? Bir şeyler mi yazmağa çalıştı? Ne yazık, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Sol el yerdeydi, bir tabanca tutuyordu. Ah! Kendini mi öldürdü yoksa? Olamaz! Bir şey yapsaydı ben bilirdim; her şeyi söylerdi bana. Öyle konuşmuştuk. Beni bırakmazdı yalnız başıma.

Sonra hatırladı: Bir gün tavan arasına çıkmıştı eski sevgilisi, şiddetli bir kavgadan sonra. İkisinin de, artık dayanamıyorum, dediği bir gün. Ayrıntıları bulmağa çalıştı: Belki de büyük bir tartışma olmamıştı. Biraz kavgalıydılar galiba. Gülümsedi: Bu "biraz" sözüne ne kadar kızardı. Onu tavan arasında bırakıp sokağa fırlamıştı: Öleceğini hissediyordu. Peki ama neden? Bilmiyordu; duygunun şiddeti kalmıştı aklında sadece. Sonra "onu" görmüştü sokakta; bütün mutsuzluğuna, kendini zayıf hissetmesine, ölmek istemesine rağmen "onun" gözlerindeki ilgiyi, insani alıp götüren başkalığı farketmişti nedense. O gün eve yalnız dönmüştü tabii. Ne kadar daha çok gün eve yalnız döndüm ondan sonra da. Simdi karşımda konuşsaydı, "Ne kadar daha çok" olur muydu? deseydi. Titreyen dizlerinin üstüne çöktü, el fenerini tuttu onun yüzüne: Gözleri açıktı, canlıydı. Bakamadı, başını karanlığa çevirdi. Sonra baktı gene; onu, ölüm kalım meselelerinde yalnız bırakmayan gücünden yararlandı gene. Hiç bozulmamış; geç kalmasaydım böyle olmazdı belki. Üzüldü. Fakat hiç değişmemiş; son gördüğüm gibi, gözleri bile açık. Yalnız, gözlerin bu canlılığında bir başkalık var: her şeyi bildiği halde duygulanamayan bir ifade. Görünüşüme bakma, içim öldü artık diye korkuturdu beni. İnanmazdım. Öyle şeyler bulup söylerdi ki öldüğü halde. Belki beni izliyor gene. Yerini değiştirdi. Benimle ilgili değilsin diyerek üzerdim onu. Hayır, bakmıyor bana. Belki de düşünüyor. Birden konuşmağa başlardı. Bütün bunları ne zaman düşünüyorsun? diye sorardım ona. Ne zaman düşündüğünü bir türlü göremiyorum. Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum ama, sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim. Nasıl olursan ol, var olduğunu bilmek bana yeter demiştim. Bu kavgadan çok önce söylemiştim ama, çatışmamızın hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Sonra, onu bir süre görmek istemediğim halde, onun orada olduğunu bildiğim halde, tavan arasına bir türlü çıkamadığım halde onu
düşündüğümü, onsuz yaşayamayacağımı biliyordu. Sonra neden aramadım? Bir türlü fırsat olmadı; her an onu düşündüğüm halde hep bir engel çıktı. Aşağıda yeni sesler, yeni gürültüler duyduğu için inmedi bir süre herhalde. Oysa biliyordu: Aramızda, hiçbir yeni varlığın önemi yoktu; konuşmuştuk bütün bunları. Ben de onun inmesini beklemiş olmalıyım. Beni üzmek için inmediğini düşündüm önceleri. Sonra… bir türlü olmadı iste… çıkamadım: Gelenler, gidenler, geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, "onun" bakimi (çocuk gibiydi, kendisine bakmasını bilmiyordu), babamla annemin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, önümde hep yapılması gereken islerin yığılması. Orada, tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Onu unutmadım tabii.) Ne bileyim, daha mutsuz insanlar vardı; onlarla uğraştım. Tavan arasında bu kadar kalacağını da düşünmedim herhalde. Bir yolunu bulup gitmiştir diye düşündüm. Belki evde olmadığım bir sırada… evet, muhakkak böyle düşündüm. Başka Nasıl düşünebilirdim? Yasamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü hissetseydim, ölmüştüm simdi. Ayrıca, kaç kere tavan arasına çıkmayı içimden geçirdim. Hele kendini öldürdüğünü duysaydım, muhakkak çıkardım. Dargın olduğumuza filan bakmazdım.

Duydum mu yoksa? Bir keresinde yukarıda bir gürültü olmuştu galiba; rüzgar bir kapıyı çarptı sanmıştım. Fakat Nasıl olur? Onun tavan arasına çıkmasından günlerce sonra duymuştum bu sesi. Ve ben günlerce bir köşeye büzülüp kalmıştım. Hiçbir yere çıkmamıştım. Ateş etmişti demek. Yoksa kalbine… Titreyerek eğildi: Kalbine bakmalıyım. Elbisesinin sol yani çürümüştü; elinin hafif bir dokunuşuyla dağıldı. İçinden bir sürü hamamböceği çıkarak ortalığa yayıldı. Onun bakımıyla ilgilenmedim, elbiselerini hiç gözden geçirmedim; belki de dikmediğim bir sökükten yemeğe başladılar hamamböcekleri onu. Deliği büyüttüler sonunda. Eliyle elbisenin altını yokladı. Neyse, iç çamaşırlarından öteye geçememişler. Derisi, olduğu gibi duruyor. Teni çok sıcak sayılmaz ama, kalbi yerindedir herhalde. Korkarım göğsünün sol yanına dokundu: İşte orada, biliyorum. Başka türlü yaşayamazdım çünkü. (Çünkü’yü cümlenin başında söylemeliydim; simdi kızacak. Evet, her an onun sözlerini düşünerek yaşadım, şimdi acaba ne der diye düşündüm.) Yalnız bu kadarı çürümüş. İyi. Şimdi onu Nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme? Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz.
Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür. Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile. El fenerini ölünün üzerinde dolaştırdı: Örümcek ağlarının gerisinde sisli bir görünüşü var. Yalnız, ağların arasından elimi, onun kalbine götürdüğüm yer biraz karanlık. Rüya gibi bir resim. Birlikte hiç resim çektirmemiştik. Bir sürü şey gibi bunu da yapamadık nedense; bir türlü olmadı. Bir koşuşma, durmadan bir şeylerle uğraşma… Neden koşuyorduk, acelemiz neydi? Tavan arasına çıktığı güne kadar, bir şeyin arkasından hep başka bir şey yaptık; hiç durmadık, hiç tekrarlamadık. Sonra, kösemde kaldım günlerce; ne yedim, ne düşündüm. Sigara içtim durmadan. Evi, yaşanmaz bir duruma getirdim sonunda. Bir savaş sonu kargaşalığı sardı her yani. Düzen içinde yaşamayı bir bakıma sevdiğim halde, dayanılmaz bir pislik ve pasaklılık içinde çırpındım. Belki de böylece kendimi cezalandırmış oldum. Sokağa fırlamak, "ona" gitmek için, öldürücü bir ümitsizliğe düşmek istedim. Kim bilir? Belki de, kendim için böyle kötü şeyler düşünmemi istersin diye söylüyorum bunları. Fakat senin öleceğini, kendini öldüreceğini hiç düşünmedim. Uzak bir yerde, hiç olmazsa görünüşte sakin bir yaşantı içinde olacağını hayal ettim senin.

Işığın altından kaçmağa çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: Çirkin yaratık, yukarı çıkmağa çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: Sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün traş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, sokağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yari karanlıkta kursunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: Bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu; ışınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: "Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?" dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu:

"Bir şey mi söyledin canım?"

Elini telaşla kitap sandığına soktu, "Hiç", diye karşılık verdi aceleyle. "Kendi kendime konuşuyordum." 

Yukarı

BİR ADAM, BİR İÇADAM, BİR DE DİLSİZ BİR KADIN

 

Parmağımı dibine kadar ittim. Nihayet kusuyordum artık; sadece dün akşamki kurufasülye pilavı değil, benliğimdeki bütün pislikleri de atmak ister gibi. Sonra, sonra dönüp masama oturuyorum bir süre, iyi bir kusuştu yordu beni. Bir sigara yakıyorum karşımda çalışma masası: kasetler, teyp, bir sürü kitap, ingilizce, fransızca, psikoloji, romanlar başka; birkaç porno dergi, kahve ve şeker artıkları, sigara döküntüleri, evet bu pisliği seviyorum galiba. Sonra başımı kaldırıyorum hafifçe, masamın hemen önünde duvara asılı bir Monalisa portresi. İşte bu kadın delirtiyor beni; durmuş öyle, kenetlemiş ellerini hiç de işi yokmuş gibi bana bakıp bakıp duruyor. Hissediyorum birgün fena kapışacağız “Uyarıyorum seni “ diye bağırıyorum.  Hiç tınmıyor bile.

 

Gözlerinde hüzünlü bir bakış

Dudaklarında alaycı bir gülümseme

Eller kenetli

Acır gibi efendilerine

 

Balkona çıkıyorum. Karşı binada saygıdeğer hanımefendi koltuğuna oturmuş bile, saat 8:15 muhtemelen akşam 8:15’te de yine orada olacak. Yaşamanın gereksizliğini hissetmemek olası değil. Hava güzel ölmek için güzel bir gün. Güneş tenleri yakıyor varlığını hissettirmek istercesine. Saate bakıyorum 45 dakika var, işe geç kalmamalıyım. Bugüne kadar geç kaldığım hiçbir şey olmadı galiba oysa ki her zaman yaşamı yakalayamamış olmanın derin acısını taşıdım içimde. Traş olurken son sigaramı içiyorum. Gömlek, kravat, pantalon... hazırım, çıktım. Bütün insanlarda bir koşuşturma. Sanki çok sevdikleri bir şeyi yapmaya gidiyorlar. Yalan! Yolda giderken aklımda hep ölüm, bu sıradanlığa bir son vermek. Sıkıldım artık diye düşünüyorum. Yaş otuz beş yaşamanın ne menem bir bok olduğunu anlamak için yeterince yaşadım. Bundan sonrası mı?

 

Duvarımda, çok bilmişler köşesinden bir yazı

Behçet Necatigil diyor ki,

 

Ya ümit sizsiniz

Ya da ümitsizsiniz

 

Sanmam hocam. Beynimin sol yarımküresi* okey derken sana ben hep sağ yarımkürenin** baskısı altındayım. Birara psikoloji ile ilgilendik ya; ne lugatlar varmış bende. Duygularımın esiriyim ben. Ani bir karar veriyorum -ani mi acaba?- Bu gece saat 24:00’de ölünecek. Nasıl mı? Kalp krizi olsa iyi olurdu. Belki kafama saksı falan düşerde hiç fırsat bulamam dehşetengiz düşüncelerin içine düşmeye. İşe niye gidiyorum? Çünkü yapacak daha iyi bir alternatifim yok.

 

İşyerinde :

_Günaydın cümleten yani

_Naber oğlum - Cemil bu -

_Aynı

_Akşam nasıldın öyle

_Çok içmişim

_Sen şair olmalıymışsın oğlum harcanıyorsun burada

_Ne diyorsun sen

 _Aşk şiirini, çok seviyorsun falan

 _Yok öyle biri oğlum sallamışım

 

Merak ettim. Eve nasıl girdiysem öyle çıkmıştım. Ceplerimi aradım, ceketin cebinde sıkışmış iyicene; okudum bir solukta, beğendim şiirimi.

 

Telefon :

 _Alo

 _Anne

 _Oğlum nasılsın, iyi misin?

 _Aynı, sizden?

 _İyiyiz oğlum ben şey diyecektim kızma ama

 _Söyle anne

 _Hatice hanımın kızı seni arayıp duruyor

 _Anne yeter

 _Ama çok güzel bir kız hem baban da çok sevdi

 _Onun hayatını mahvetmek istemiyorum

 _Bankacıymış hanım hanımcık

 _Anne beni bu kadar düşünme biliyorsun prezervatifteki deliğim ben

 _Oğlum böyle konuşma

 _Kapatıyorum

 _Peki tamam kızma ara sık sık ara

 _Kendine iyi bak

 _Sen de

 

Hep böyle olmuştur zaten. Benim hoşlandığım hiçbir kız benden hoşlanmadı. Bende o yüzden çok sevdim onları. Benim önem vermediklerimse hep beni isteyip durdular. Ah insan psikolojisi hiç şaşmaz çok basit yaratıklarız aslında. Kendinden iğrenmek istemiyorsan sus ve hiçbir şeyin nedenini düşünme.

Sol elimde şiir kalmış. Bir kanıt işte aptal duygusallığımın bir kanıtı. Halbuki devrim kapandı benim olmayan kadına olan aşkımı anlatmışım bok var sanki.

Neyse saat on olmuş. 14 saat kaldı şunun şurasında rutine devam. Bilgisayar başındayım yine; ne garip yaratıklar bunlar hiç reddetmiyorlar efendilerini. Belki bira servisi yapılsaydı daha zevkli olabilirdi bu iş. Belki o zaman ölmekten de vazgeçebilirdim.

Saat 13:00. öğlen paydosu, yemeğe iniyorum. Akşamdan kalmayım. Sahildeki parka doğru gidiyorum, Kabataş’a -üniversitenin yanına- sigaram bitmiş.

 

 _Bir Winston bir de kibrit lütfen.

 

Biraz iyot kokusu iyi geldi, kravatı da gevşettim, sol el cepte sağ elde sigara insanları seyrediyorum. Bakışlarımın derin, soğuk, ölümcül ve başka dünyalara ait olduğunu hissediyorum sanki her şey cam bir fanus içinde oynanan oyunlar gibi. Bense dışardan izliyorum onları; ancak bunu yapabiliyorum.

Keşke şu adamlar gibi olabilseydim, adam gibi adam yani alabildiğine normal, sıradan; departmandan iki-üç kız ve iki-üç erkek parka inmişler; paydos vakti. Konuşuyor, durmadan gülüp eğleniyorlar muzur şakalar gırla... Hiçbir şeyin nedenini düşünmeden sadece sonuçlara önem vererek yaşamak. Çok geçmez evlenenler olur içlerinde, unutulur bütün muzur şakalar güzel kıçlar üzerine yapılmış, yenge olunur artık, ana olunur.  Kadınlık, cinsellik hapsedilir yatak odalarının hiç değişmeyen usandırıcı sağırlığına. Daha az süslenilir mesela, daha az ilgilenilir dış görünüşle Birbirlerinin gözlerine bakmaz olur insanlar, herkes de garantör bir hava.

Az ilerde bir kadın yalnız başına oturuyor, denize doğru duran bir bankta... Kollarıyla çevrelemiş bedenini, bir şeyleri örtmek ister gibi. Yavaşça önünden geçiyor, yüzünü görmek istiyorum. İçine işlemiş bir acı, dudaklarını kurutmuş sanki, gözler donuk ve çivilenmiş tam karşıya bakıyor. Denize, denizin ufukla kesiştiği yere, ölümünü hazırlayan cellatı bekler gibi aldırışsız dış dünyaya. Yanına oturuyor bir bakış fırlatıyorum, farkına bile varmıyor, burada değil çünkü o. Üzerinde vücudunu saran siyah bir elbise, hafif bir makyaj, beyaz ölüm kokan bir ten, uzun siyah dalgalı saçları omuzlarından sarkıyor ve perçem perçem önüne düşmüş, hatta birkaç ak saç teli de görüyorum aralarında; ruhani bir güzelliği var sanki. Saat 13:50 seyretmeye devam ediyorum onu rahatsız etmemeye çalışarak. Durumumdan ne kadar hoşnut olduğumu fark ediyor, öğleden sonra işe gitmekten vazgeçiyorum. Gözlerinin mavi olduğunu görüyorum. Daha önce neden fark etmedim acaba bu güzel gözleri. İşimi iyi yapmalıyım, işimi mi -işim bu mu benim?- gözlemek insanları dış dünyayı.

Saat 15:30 iki saattir buradayım. Bir sigara yakıyorum ve her an hissediyorum yanımdaki ölünesi güzelliğin sessizliğini. Bir süre sonra cebimdeki şiir geliyor aklıma; çıkarıyor ve gösteriyorum ona. Yavaşça sola çeviriyor başını bana doğru. Gözlerimin içine bakıyor, deniz mavisi olduğunu farkediyorum gözlerinin; denizin derinliğinde kaybolmak isteyen deniz mavisi gözler. Öyle yoğun öyle derinden bir bakış ki, sarhoş ediyor beni ama inat ediyor kaçırmıyorum gözlerimi bu sefer. Sağ eliyle alıyor kağıdı, okuyor bir süre; çeviriyor sonra başını, hafif bir kırılganlıkla yumuşuyor yüzü; bir şey söyleyecek oluyor parmaklarımla dokunuyorum dudaklarına. 

 

 Lütfen anlatmayın - diyorum -.

Biliyorum ki gerçek acıları anlatmanın hiçbir faydası yoktur. Çünkü paylaşıldıkça azalmazlar onlar.

Susuyor yine,

 Söylenecek bir kelime, saatler boyu susuşunuzdaki güzelliği kirletebilir.

 Dönüyor, bakıyor yine yüzüme o delice bakışlarıyla bir süre

 Benim adım -diyecek oluyor-.

 Lütfen -diyorum- lütfen söylemeyin öğrenmek istemiyorum. Amacıma ulaşmama engel olabilecek kadar güzelsiniz.

Hem zaten ne önemi var diyorum içimden.

_Zaten bu benim sizi son görüşüm.

_Neden? -diyecek oluyor-

_Lütfen sormayın -diyorum-.

 

Ne büyük lügatlar parçalamak istiyorum bugün, ne de çok önemli, çok doğru şeyler söylemek.

Acılarımızın uyuştuğu noktalarda birleşip, birbirimizi birer ağlama duvarına çevirmek; acılarımızın o eski güzelliklerini kaybetmesine ve BEN’den bir şeyler eksilmesine sebep olmaktan başka neye yarar. Bütün soyut şeyler gibi acı da; bizim ona acı adını verdiğimiz ve tanımladığımız bir duygu durumu değil midir?

Hıçkırıklarla ağlamaya başlıyor. Kendime kızıyorum, çenemi tutamadığım için. Yüzünü kapatıyor elleri ile, dirsekleri dizlerine değiyor öyle zarif ! Saçlarının arasında yüzü görünüyor; dokunmak istiyor ama cesaret edemiyorum bir türlü. İçimdeki sarılma isteği dinmek bilmiyor yine de. Sağ elimle beline dokunuyorum yavaşça. Öyle yığılıveriyor dizlerime, kesmeden ağlamayı... Başını kaldırıyorum yavaş yavaş, bir çocuk gibi bırakıyor kendini kucağıma, sıcaklığını hissediyorum. Çok güzel bir duygu, teninin kokusunu çekiyorum içime bir daha hiç unutmamak ister gibi. İki ay önce görseydim O’nu belki her şey çok farklı olurdu diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki aslında Kader’i suçlamak bir kandırmacadan başka bir şey değildir.

Ayağa kalkıp Salıpazarı’na doğru yürüyor, arabayı alıyoruz. Bindiğimde dikiz aynasında görüyorum kendimi; gözlerimin altı morarmış, her zaman akşamdan kalma bir hava. Otuz beşine kadar, hep mutlu olmaya ve kendini tanımaya çalışmış ve sonunda mutluluğu da bir karabasana dönüştürmüş bir zavallı. O ise oturmuş yan tarafa çekingen, ürkeksi tavrıyla kenetlemiş yine kollarını, ne zarif !

Geziyoruz öyle İstanbul’da, İstiklal’de sarmaş dolaş, saçlarıyla oynuyor, küçük öpücükler veriyor, iltifatlar ediyorum. Utanıyor yapmacıksız, yüzü kızarıyor hafifçe, ayrı bir çekicilik kazandırıyor ona bu doğal halleri.

Ortaköy’e gidiyoruz sonra. Cami arkasından kalkan irikıyım takalardan birine biniyoruz. Yüz bin Lira’ya Boğaz’da bir tur atmak için. Gün akşam olmaya yüz tutmuş. Araçların ışıkları yakılmış. Herkes biran önce ulaşmak istiyor gittiği yere. Öyle hızlı akıp gidiyor ki hayat, durup düşünmeye hiç vakit yok. Hemen ulaşmalı hedefe ama orada da fazla duraksamadan çıkmalı yeniden yola. Yoksa, yoksa başlarsın sormaya neden, niçin ama nasıl diye. Oysa hiç vakit kalmamalı düşünmeye. Hiç yapamadım onu, kahretsin hiç yapamadım. Bütün direkleri otobüs duraklarının tanır beni; en çok ben bekledim durak önlerinde; bilemedim bir türlü hangi otobüse bineceğimi yada yeşil ışıklar yetmedi benim gaza basmam için. Kafamı kaldırıyor ve gökyüzüne doğru okkalı bir küfür savuruyorum ! Kendinle boğuşma artık diyorum, bari bugün yapma. Kollarımda bir kadın şaşırmış gözlerle bakıyor bana. Bu hali çok hoşuma gidiyor, öpüyorum O’nu. Sarılıyorum sonra, daha bir çekiyorum içime doğru. O’nun benim gibi bir deliyi haketmediğini düşünerek özür diliyorum. Anlamıyor tabi, delilerle pek işi olmadığı her halinden belli.

Kıyı şeridinde yanıp sönen ışıklar, canlı bir organizmanın kılcal damarları gibi. şu insanoğlu ne garip. Evler yapmış korunabilsin diye, sonra arabalar yapmış daha rahat hareket edebilmek için ve başka neler neler... Ancak daha da önemlisi bombalar, silahlar yapmış yaptıklarını yıkabilmek için yada yarattığı her şeyi korkunç silahlara dönüştürüvermiş çok geçmeden. İnsanoğlu kendine düşman, Ben teknolojiye düşman, bu yüzyılın adamı olmadığımın çok açık velhasıl.

Ya ben, ben öyle değil miyim? Düşünceleri kendine düşman farkında bile değil, kollarındaki ile yaşadığı güzelliğin bir son olduğunun. O’nun Tanrı’nın son bir armağanı olduğunun.

Eve gidiyoruz beraber, hiç ayrılmadan, sıkı sıkı sarılarak adeta vücutlarımızın birbirine ilettiği sıcaklığı kaybetmekten korkar gibi. Birer içki alıyoruz. O ise, evi incelemeye başlıyor. Bir süre masamdaki karalamalara bakıyor, sonra CD’leri farkediyor; Carmina Burana’yı alıyor. Bunun beni delirtmeye yeteceğini söylüyorum. Sevişmek istediği her halinden belli. Işıkları kapatıyor önce, yavaş yavaş soyunuyor şimdi; sokak lambasının yansıyan ışığında daha bir çekici; siyah-beyaz dünyamın içine düşmüş siyah beyaz bir güzellik abidesi. Elimi gezdiriyorum vücudunda, yüzündeki hareketlenmeleri izliyorum dikkatlice. Sevişmeye başlıyoruz hızlıca, sanki içimde bir şeyleri kaçırmış olmanın telaşı. Yüzünü izliyor, O’nu mutlu etmek istiyorum delice. Ancak biraz sonra penisim yumuşuyor, yığılıyorum yan tarafa. Utanıyor, sıkılıyorum; neredeyse bir çocuk gibi ağlayacağım; özür dilemeye çalışıyorum çıkmıyor sesim. Arkamda “önemli değil”i hissettirmeye çalışan dokunuşlar ve tam olarak seçemediğim bir sürü söz; benimse kalbim duracak gibi içime çöken bir sıkıntı oysa nasıl bilirdim kendimi. Aniden yataktan kalkıyor; banyoya atıyorum kendimi, yüzüne bakma cesareti benden uzak. Aynada kendime bakıyorum; hiç bu kadar nefret etmemiştim kendimden. Birden kusmaya başlıyor; içimi dışarı çıkartmaya çalışıyorum; kusarken beynimdeki irini de atmak için. Kusmak biraz kendime getiriyor beni, yüzümü yıkıyor, ağzımı çalkalıyor, dişlerimi fırçalıyorum. Sonra tekrar dönüyorum odaya. O halen yatakta bana bakıyor; alabildiğine sade, alabildiğine kendi. Hiçbir şey söylemeden yeniden başlıyoruz sevişmeye ve ben hayatımda hiç bu kadar iyi olduğumu hatırlamıyorum. Doruğa ulaşıyoruz defalarca. İçimdeki erkeklik duygularını da tatmin ediyorum böylece. Bu kez haketmiş gibi kollarıma alıyor, sarılıyorum O’na. Sessizliğin bozulmaması için dua ediyorum Tanrı’ya: bir araba düdüğünün sesi her şeyi mahvedebilir çünkü. Bu günü dışarıda bir akşam yemeği ile noktalayabileceğimizi söylüyorum. Gözleriyle onaylıyor beni.

Saat 21:00’e doğru Kavak’ta bir balık lokantasındayız. Gözlerine doyuyorum hiç durmadan ve içiyorum önü kesilmeyen bir ırmak gibi.

Saat 23:00’te;

_Gitmem gerek - diyor- görüşürüz belki,

_Zannetmem

_Ne yapacaksın şimdi? -diye soruyor-

_Saat 24:00’e kadar burada içeceğim - diyorum- sonrasını bilmem

 

Hayatımın en sıcak öpücüğünü verip gidiyor. Arkasından bakıyorum bir süre, içimde gitmesine engel ol sesi -gidiyor-.

Saat 23:50’de annemi arıyorum. Biliyorum evde yok; düğünler bitmez. Not bırakıyorum telesekretere “Prezervatifteki delik mutlu yıllar diller.”

O’nunla yaşadığımız bugünün güzel bir veda hediyesi olduğunu düşünüyorum bana. Sonra, son kadehimi alıyor; deniz kenarına doğru gidiyorum. Kendini bağıran, beni içine çağıran dalgalara bakıyorum, saat 24:00’e 1 var. Arkamdan bir el uzanıp, omuzuma dokunuyor hafifçe. Arkamı dönüyorum deniz mavisi gözler.

 

_Adım - diyor - adım SERAP

_Biliyorum - diyorum - zaten başka bir şey olamazdı.

 

Saate bakıyorum, gün dönmüş. Hafif bir gülümseme ile dalgalara bakıp; arkamı dönüyorum denize. Beline sarılmış giderken Serap’a ölmek için güzel bir gün değil diyorum. Deniz mavisi gözleriyle bakıyor bana...

Yukarı 

KADIN

 

Hayır diye bağırdı kadın. Sesi keskin, tok oldukça güçlüydü.

Hayır…

 

Adam kendini olmayan bir yerlerde hissetti önce, sonra denize atılmış bir cesedin diplere doğru süzülüşünü gördü. Kimse inanmadı Oysa o yemin edebilirdi gördüğüne.

 

Kadın “Hayır’ını” anlatıyordu seslice

Adam daha çok gömülmek istiyordu sigaranın dumanına

Gözlerin dedi adam, gözlerin ölmüş senin

Kadın sütyenini giyiyordu bir an durdu baktı

Ve devam etti “Hayır’ını” anlatmaya

Anlatan gözlerle dinleyen adama

 

Adam ilk, gözlerini görmüştü kadının; iri siyah gözlerin, uzun kara saçlar ve kar kadar beyaz bir tene ancak bu kadar yakışabileceğini düşünmüştü. Kasette “ I don’t believe you anymore” diye bağıran bir adam vardı. Ölü dans edebilir diye düşünen biriydi bu. Adam kadını duymuyordu artık. Sadece kadında yakaladığı ilk gülümsemeyi hatırlamaya çalışıyordu. İlk tanıştığı zamana dönüyor. Aynalarda gözlerine bakıyor; kendi gözlerinde o zaman kadında yakaladığı gözleri arıyordu. Gözlerin hiçbir şeyi unutmadığına inanırdı... Odasında kütüphanenin hemen yanında yere oturmuş kadına bakıyordu. Tam karşısında “La Naissance De Venus” Botticelli’nin ünlü Venüs’ün doğuşu tablosu. Botticelli’nin güzelleri biraz kilolu galiba, belki de kilolu kadınlardan hoşlanıyor du diye güzellik kraliçesini de öyle yapmıştı. Kendisine hayret etti; böyle bir anda bunları düşünebilmesi şaşırttı onu. Ha ha beynim buralardan uzaklaşmak istiyor galiba diyerek gülümsedi. Kendisine gülmeyi severdi. Sanal dünyaların adamıyım ben gerçeklerle barışamıyorum her zaman onlara kendimden bir şeyler katıyorum galiba diye düşündü. Gözgöze gelmemeye çalışarak korkuyla kadına baktı. O gözleri hiçbir zaman unutamayacağını biliyordu. Kadının sırtı dönüktü, sütyenin hemen altındaki ben’i gördü. Sevişirken önce sütyenin altından onu öper sonra çıkarırdı sütyenini. Uzun uzun koklardı. Herkesin ayrı bir kokusu olduğuna inanır; sevdiğinin kokusunu ciğerlerinin en derin noktasına kadar çekmek isterdi ki hiçbir zaman unutmasın.

Ama bilemezdi o zaman…

 

Kadın ayrılmak istediğini söylemişti.

Adam bir an ben istemiyorum diyecek oldu. Vazgeçti kendi düşüncesi anlamsız geldi. Neden sevişmek istediğini sordu.

 

Kadın “seninle sevişmeyi seviyorum” son kez yaşamak istedim dedi.

 

Adam sert olmalıyım duygusallaşmamalıyım diye düşündü. Ona bu mu öğretilmişti yoksa; güçlü olmalı, güçlü olmalı. Birkaç defa kafasında tekrarladı bu cümleyi. Ne kadar suçsuz görünüyordu oysa, ne kadar da doğru gibi. Halbuki  ben hiç istemedim böyle olmasını. Yine aynı hatayı yaptığını düşündü herkese verdiği hata yapma hakkını kendine vermiyordu.

 

Dostoyevski’yi düşündü. Onu çok sever, yazarın insan ilişkilerinin kuruluşu üzerine düşüncelerine şiddetle karşı çıkardı. Yazara göre bütün ilişkiler aşk ilişkisi de dahil kişilerin birbirlerine kurdukları üstünlüğe göre temellenirdi. Ancak O karşılıklı özgürlüklerin paylaşıldığı, güçlü kişiliklerin kurduğu ilişkilerin böyle olmayabileceğini, herşeyin üstesinden gelinebileceğini düşünürdü. Hiç üstünlük kurmaya çalışmamış, bu yöndeki davranışlara gülüp geçmişti. Yanıldığını kabul etmek istemiyordu.

Ama bilemezdi o zaman…

 

Öyleyse neden duygusallaşmamalıydı da güçlü olmalıydı. Güçlü bir kusma isteği hissetti. Daha sonra da derinden bir acıma hissi. Sevdiği, hep mükemmel olduğunu düşündüğü, güçlü olduğunu hissettiği ilişkisinin aslında hiçte kafasında olduğu gibi olmadığını anlamak müthiş bir acı veriyordu. Tekrar güçlü olmalıyım dedi kendi kendine; kişiliğinin büyük bir savaş verdiğini hissetti. Büyük aşkların adamıyım ben dedi ve ha ha güldü kendi kendine; başını iki elinin arasına almış şoku atlatmaya çalışıyordu. Bu kadar kısa sürede bu kadar şeyi nasıl düşünebildiğine hayret ediyor. Düşüncelerindeki çelişkilere şaşırıyordu.

 

Adam hafifçe başını kaldırıp kendisinden bir tepki bekleyen kadına yöneldi. Başka birine aşık olduğunu söylemiştin. Benimle nasıl sevişebildin dedi.

 

Kadın bilmiyorum dedi. Sanırım O’nda beni çeken şey yada sende beni iten şey daha farklı. Bilmiyorum sen çok fazla şey talep ediyorsun. Halbuki O sadece beni istiyor, O beni olduğum gibi seviyor. Sen hep aşkı kaybetmemekten, büyütmekten bahsediyorsun. Sen derdin ki birbirimizi kısıtlayarak değil, ancak birbirimizin evrenini büyüterek aşkımızı devam ettirebiliriz. Ancak benim buna gücüm yok. Ben hep sana yetmediğimi hissettim. Yetersizliğim adeta bir tehdit olmuştu beynimde. Ve sanırım senden başka birinin, benden böyle şeyler talep etmeyen birinin varlığını istedim. Artık seninle o ilk andaki aşkı hissetmiyorum. Seni seviyorum ama aşk bitti, heyecan yok yok yok…

 

Üç kere yok dedi mi, yoksa ona mı öyle geldi. Şok ara vermiyordu. Her söz yarayı derinleştiriyordu. (Gerçekten ondan böyle şeyler talep etmiş miydi? yoksa omu kendisine benzemek istemişti) Kalkıp bir tokat atmak istedi. Ancak yapamadı. Oysa ihanete uğrasa hep bir tokat atıp gideceğini düşünürdü.

 

Demek sevince böyle oluyordu.

Nefret etmek istedi, ancak edemediğini farketti .

Demek sevince böyle oluyordu.

Güçsüzleştiğini, üşümeye başladığını hissetti.

Demek sevince böyle oluyordu.

 

Anlamak beyhude bir çabaydı.

Ama bilemezdi o zaman...

 

Adam ancak anladı bu kadına ne kadar bağlandığını ve kör gözlerin gökyüzünü görmek için yağmura ihtiyaç duyduklarını. Bıraktı kendini sonra, bıraktı ki resimleri anlatsın her şeyi.

 

Son gülmekte, yakınlaşan karanlığın soğuk esintisi sırtına vurmaktadır. Ben onu hiç güçsüz olarak gördüm mü. Ondan gerçekten çok şey bekledim mi diye sorar kendine. Sorunun cevabı sadece bir soru işaretidir. Kendini istemediği bir kalıba sokan insanlara hep kızmıştı. Ancak hayatın anlamına kızmak zordu. -Bu da ne demekti. O’nu hayatının anlamı haline mi getirmişti.- Zaten kızsa ne olur ki. Dibe gidişin habercisi gelmiştir artık. İçinden gülümsemektedir kara benlik. Düşman yakındaydı. Beyinse bomboş caddelerde dolaşan bir deli divane, bir an kendini 250 km. hızla şehrin üzerinde uçarken gördü. Çok hızlı gidiyor, acelece bir şey arıyordu. Aradığı neydi. Yoksa yoksa kendi neredeydi.  Belki de problem yanmayan kibritteydi.

 

Lisedeyken tanıştığı bir işkenceci, bir azrail görüntüsü peşini bırakmamıştı. Ben kimim, niye varım, ne yapıyorum ve ne istiyorum. Soruları yine karşındaydı oysaki o el hareketi, o oturuş her şeyi bitirmiş. Onları ölene kadar yanında görmek istemiş ilgisinin biteceği korkusu ile anti-aşk bataryalarına karşı amansız bir savaş açmıştı.

 

Kelebekleri de severim ben

Neden diye sorduğumda kendime

İnanın yalan değil, bilmiyorum.

Sadece öyle işte

Seviyorum

Nasıl yani

Öyle işte

Oldu canım, öperim.

 

Zaten güzel olan; belki de onun hiç farketmediği, sevilme noktaları sadece sende olacak bir ömür boyu. O el hareketi, o gülümseyiş hep sende oldu ve hep sende olacak. Veda kapısı açıldı. Son sarılış yaşandı. Buruk bir gülümseme. Kadın

 

Görüşürüz, kendine iyi bak

Sessizlik, ıssız, ağlamaklı bir bakış

 

Dem akşamları göründü gözlerine yağmur yağdıran

Daha çok vardı sevmelerin bitmesine

Sevişmelerim bitmesine daha çok olduğu gibi

Anılar beyninde kabuklaşmış rakı sofraları

Anılar geçmiş hayal gücünün yıkılmayan noktaları

Unutmak mı Asla

Ne de olsa sen benim beynimde olduğun kadar varsın bende

 

Ve anlarsın aşkların ancak kafalarda olduğu kadar büyük olduğunu

Ve dahi görürsün onların acısının da sizin kafanızdaki kadar büyük olacağını

Ve daim böyleyse aşklar

Ve daim kurmacalarsa

Sen de engelleyemiyorsan ne kadar büyük olduğunu hayal gücün geçmişse dümenin başına

Bırak olabildiğince inan sevgilere

Varsın büyük olsun acıları

Ne de olsa acıdan da zevk almayı öğrendin artık.

Hem öyle bir mutluluğa her zaman değer gülüm

Ve

Bildi o zaman her şey sende başlıyor sende bitiyor

 Yukarı

Search: Enter keywords...

Amazon.co.uk logo